logo

Kızıldere Ve Karagöz Aynı Anda Anıldı

Kızıldere katliamının 43’üncü yıldönümünde öldürülenler ve 12 Eylül’de gördüğü işkence sonrası gırtlak kanserine yakalanarak, uzun yıllar Almanya’da tedavi gören ve 29 Mart ‘ta vefat eden Enver Karagöz aynı anda yapılan basın açıklamasıyla anıldı.

Açıklamayı 78’liler Derneği Başkanı Seyfettin Altıkulaç yaptı. Basın açıklamasına CHP İl Başkan Yardımcısı Ayhan Tekin, Yeşil Artvin Derneği Başkanı Nur Neşe Karahan, Halkevleri Artvin Şube Başkan yardımcısı Dursunali Koyuncu, Or. Koop. Başkanı Hasan Yaşar ve Eğitim-Sen Üyeleri katıldı

Basın açıklamasını yapan 78’liler Derneği Başkanı Seyfettin Altıkulaç açıklamasında; “Tokat’ın ufak bir köyü olan Kızıldere ev sahipliği yaptı bu katliama, takvimler 30 mart 1972’yi gösteriyordu, katledilenler deniz gezmiş, Hüseyin inan ve Yusuf Arslan’ın haksız idam cezalarını engellemeye çalışan genç aydınlardı.

Askerlerle donatılmış, Kızıldere’de köy muhtarına ait, kerpiçten yapılmış, etrafı ablukaya alınmış, üçü Nato üssünde görevli olmak üzere, on üç kişiye mezar olmuş bir ev. Köylü o zamana kadar hiç görmediği, helikopterle tanışmış, havan topları, bombalar, makinalı tüfekler., hepsi tek bir kıvılcımı bekliyor, tutuşmak için..

12 Mart’ta sola yapılan darbenin, kaçınılmaz sonuçlarının, en büyük halkasıydı bu katliam. 68 kuşağının liderlerini asmaya, sorgulamaya, işkenceye tabi tutmaya başlayan devletin ağır bir darbesiydi. yarınlara nasıl hesap vereceğini düşünmeyen insanların, caniliklerinin bir göstergesiydi, mahir cayan, Hüdai Arıkan Cihan Alptekin, saffet alp, Ahmet Atasoy, Nihat Yılmaz, Sinan Kazım Özüdoğru, Sabahattin kurt, Ertan Saruhan ve Ömer Ayna’yı acımasızca kurşunlara boğanların eseriydi.

Kızıldere’deki köylüler dönemin başbakanı Nihat Erim’in “yakın o köyü, bir köy eksik kalsın, ne çıkar!” dediğini söylüyorlar, Nihat Erim’in böyle bir cümle sarf ettiğinin kanıtlanabilirliği az da olsa, katliama baktığımızda yegane belgeyi görüyoruz, bir evin nasıl kan gölüne çevrildiğini, duvarlarının nasıl delik deşik edildiğini hepimiz biliyoruz. İşte yarınlara hesap vermekten korkmayan bir insan daha…

Derin devlet operasyonu olarak tarihe geçen ve hala karanlıkta kalan yanlarının olduğu katliamda kimse ceza almamıştır, bilakis, ilk kurşunu sıkan jandarma teğmeni Mustafa İlerisoy operasyondaki başarısından ötürü takdirname almıştır, birkaç ay sonra da üst teğmenliğe terfi ettirilmiştir.

Bir başka sorumlu, 12 Mart darbesinden sonra İstanbul sıkıyönetim komutanı olarak atanan Faik Türün’dü. Ziverbey Köşkü’nde de başrol oynayan türün, bu operasyona da özel olarak hazırladığı ekibi yollayarak etkisini gösterdi, üstelik çok umursamazdı da. o da yarınlara hesap vermekten korkmayanlardandı, Ziverbey köşkü için; “Kadıköy’deki köşkü, kontrgerilla örgütüne özel olarak hazırlattım” diyecek kadar pişkin, ” ne yaptıysak vatan için yaptık” diyecek kadar da haklı görüyordu kendini.

işte 30 mart ve 6 mayıs sorumluları., işkenceleri yapanlar, kitapları saklatanlar ve katliam yapanlar, bir neslin devrimcilerini yok edenler, tek suçları tam bağımsız Türkiye’yi isteyen gençleri acımasızca, katledenler ve asanlar, Türkiye’nin geri kalmışlığının tek sebebidirler, demokrasinin işlemediği ülkemde, darbe üstüne darbe yaparak, Türkiye’yi geriye götürenlerdir, birileri asılacak veya katledilecekse, şüphesiz ki onlardırlar… Kızıldere son değil, savaş sürüyor…

Kızıldere’de Ne Olmuştu?

Deniz Gezmiş, Yusuf Arslan ve Hüseyin İnan’ın idam edilmesine engel olmak üzere Türkiye Halk Kurtuluş Parti-Cephesi 26 Mart 1972’de ortak eyleme geçerek Ordu’nun Ünye ilçesindeki NATO üssünde görevli 2 Kanadalı 1 Britanyalı teknisyeni rehin aldılar.

Mahir Çayan, Ertuğrul Kürkçü, Cihan Alptekin, Ömer Ayna, Sinan Kazım Özüdoğru, Hüdai Arıkan, Saffet Alp, Sabahattin Kurt, Ertan Saruhan, Nihat Yılmaz ve Ahmet Atasoy 30 Mart 1972’de Tokat’ın Niksar ilçesine bağlı Kızıldere köyünde kıstırıldılar.

Mahir Çayan, Sinan Kazım Özüdoğru, Hüdai Arıkan, Ertan Saruhan, Saffet Alp, Sabahattin Kurt, Nihat Yılmaz, Ahmet Atasoy, Cihan Alptekin, Ömer Ayna askerler tarafından öldürüldü; Ertuğrul Kürkçü ise sağ olarak yakalandı.

Başkan Altıkulaç, 29 Mart’ta hayata veda eden Enver Karagöz’ü de aynı günde anmayı uygun gördüklerini belirterek; “12 Mart darbesinin bir uzantısı olan Faşist 12 Eylül darbesi sonrası gözaltına alınan öğretmen Enver Karagöz’e işkence yapıldı. Sıcak, kaynar su kaşık kaşık boğazından aşağıya akıtıldı. Karagöz gırtlak kanserine yakalandı. Uzun yıllar Almanya’da tedavi gördü. 29 Mart 2007 yılında aramızdan ayrıldı. Şunu unutmasınlar onların biber gazı, copu varsa bizim yüreğimiz var. Bizi asla korkutamayacaklar” ifadelerine yer verdi.

Devrimci Öğretmen; Enver Karagöz

Devrimci öğretmen, Artvin TÖB-DER Başkanı Enver Karagöz de o insanlardan biriydi. Enver Karagöz, eşi Işılay Karagöz’le birlikte 12 Eylül 1980 sabahı Artvin’de gözaltına alındı. İşkence merkezine dönen Artvin Öğretmen Okulu’na götürüldü. Enver ve Işılay burada diğer devrimcilerle birlikte ağır işkenceler gördü.

Öğrencilik ve öğretmenlik yıllarında, toplantılarda, mitinglerde, gösterilerde konuşmalar yapan, şiirler okuyan, özelikle de Nazım Hikmet’in şiirlerini sadece okumakla kalmayarak, yaşayan yaşatan Enver Karagöz işkencelerde de direnç gülü oldu. Enver’in direnişini kıramayan işkenceciler “Haydi bakalım bir daha oku o şiirleri! Haydi bir daha haykır bakalım o komünistin, o vatan hainin şiirlerini!“ diyerek boğazına kaynar su döktüler! Enver Karagöz, boğazının yakılmasından sonra gırtlak kanseri oldu. Uluslar arası insan hakları kuruluşlarının da baskısı ile “dışarıda Ölmesi için” serbest bırakıldı. Tedavi için eşi Işılay Karagöz’le Almanya’ya gitti. 29 Mart 2007 tarihinde hayata veda etti.

Enver Karagöz”ün Eşi Işılay Karagöz’le Yapılan Ropörtaj

Işılay Karagöz, Artvin TÖB-DER Şubesi’nin Başkan’lığını yapan Artvin Devrimci Yol Davasında yargılanan Enver Karagöz’ü, kendi yaşadıklarını ve 12 Eylül faşist darbesinin hayatlarını nasıl etkilediğini anlattı.

Işılay Karagöz, “Enver benim her şeyimdi! Enver benim kocamdı, eşimdi, yoldaşımdı, öğretmenimdi. 18 Haziran 1977 günü nişanlandık ve 16 Kasım 1977 günü de evlendik. Hep aynı heyecanla sevdim onu” diyerek söze başladı.

Sonra da “Cuntacılar yargılanmadığı için Enver gözleri açık gitti. Ben gözlerim açık ölmeyeceğim. Son Nefesime kadar mücadele edeceğim, 12 Eylül’ün yargılanması için elimden geleni yapacağım” diyerek 12 Eylül faşist darbesinin hayatlarından nereleri çaldığını…

Enver, 2 Mayıs 1948’de, Arvin ilinin, Şavşat kazasının Çoraklı köyünde doğmuş. Dört çocuklu yoksul bir ailenin ilk çocuğuydu. İlkokulu köyünde, ortaokul ve liseyi Şavşat’a okumuştu. Yüksek öğrenimini Erzurum Atatürk Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde tamamlamış. 30 Nisan 1970 tarihinde, edebiyat öğretmeni olarak, daha önce okuduğu Şavşat Lisesi’ne atanmış.

Öğretmenliğe başladıktan 11 ay sonra, 12 Mart 1971 günü askeri darbe olmuş. Zor günler başlamış. Enver, lise öğrencilerine, kompozisyon dersinde, açıklamaları için, Nazım Hikmet’in; “Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine. Bu hasret bizim!” dizelerini açıklama ödevi vermiş. Öğrencilik yıllarında öğretmeni olan okul müdürü, bu kez okula öğretmen olarak gelmiş eski öğrencisini “komünizm propagandası yapmak” suçlamasıyla bakanlığa ihbar etmiş. Bakanlık müfettişleri soruşturma sonunda, 7 Ağustos 1971 tarihinde, Enver’i öğretmenlikten ihraç etmişler.

Öğretmenlikten atıldıktan sonra askere gitmiş. Yedek subay okulunu bitirmiş, fakat yedek subaylık hakkını vermemişler, “sakıncalı piyade” olarak kıtaya göndermişler.

Askerlikten sonra, uzun uğraşlarla tekrar öğretmenlik hakkını elde ederek Şubat 1975 yılında Artvin Lisesi’nde tekrar göreve başlamıştı.

Tanışmamız 1975’te oldu. Ben o yıllarda Artvin Lisesi’nde öğrenciydim. Enver, benim edebiyat öğretmenim değildi. Bir gün dersine misafir öğrenci olarak girmeye karar verdim. Sınıfta Montaigne Denemeler’i okurken heyecanlı bir yerde kapattı, okumak isterseniz kitap burada, almak isterseniz kitapçı da, paranız yoksa da ben alıp size getireyim dedi. Çok etkilendim bu davranışından. Ahmet Arif’in Anadolu şiirini okurken ise Enver’e aşık oldum.

Enver daha sonra Artvin TÖB-DER Başkanı oldu. Hem öğretmenlerin, hem öğrencilerin, hem de Artvin halkının sevip saydığı bir devrimciydi. Mitinglerde, yürüyüşlerde önder konumundaydı. Gür sesiyle konuşuyor, şiirler okuyordu. Okuduğu şiirlerle etkiliyordu insanları. Enver’le Evlendikten sonra ikimizi de rahat bırakmıyorlardı. 1979 yılında Enver’i Bitlis-Adilcevaz’a, beni de Giresun’a sürgün ettiler. Sürgün kararı durduruldu. Bu kez 1980 başında Enver’i Konya – Karaman’a sürgün ettiler.

O süreçte Fatsa’ya da operasyonlar başlamıştı. Fatsa şenliklerine eşimle birlikte gittik. Çeşitli paneller, konserler, ev gezmeleri, tertemiz sokaklar, Can Yücel’le, Murat Belge ile ve Fikri Sönmez’le tanıştık. Bizde Artvin’e döndüğümüzde böyle bir hazırlık yapmaya başladık. Çocuk koromuz, TÖB-DER, TÜM-DER koromuz ve tiyatro grubumuz vardı, şenlik yapacaktık üzerine 12 Eylül geldi.

12 Eylül sabahı Artvin’den Devrimci Yol Davası’ndan alınan ilk iki sanık biziz. Eşim ve ben. Annemin evine gelip aldılar. Bir gece öncesinden annemde kalmıştık. Koca koca tüfeklerle geldiler. Ablamın bütün kitaplarını aldılar, ablamı ve beni bir jipe koydular, bizim eve çıktık. Bizim eve çıktığımızda evin etrafında siper almış yere yatmış, koca koca silahlarla bekleyen askerler vardı. ‘Devrimci hareket evi’ diye düşündükleri için çok büyük bir korku ile yaklaşmışlardı.

Evi aramaya başladılar. Çocukluk albümümü ararlarken, ‘Çocukluk albümüm o benim bırakın, neden alıyorsunuz?’ demiştim. Şimdilerde anlıyorum neden çocukluk albümümü aldıklarını. 12 Eylül sadece Enver ve benim nişan evlilik anımıza hatıralarımızı değil, çocukluk hatıralarımı da çaldı, o fotoğrafları alarak. Yıllar sonra ablamın evinde kalan birkaç resmi ulaştı elimize hepsi o…

Henüz o kadar yeniydi ki bizleri aldılar ama nereye koyacaklarını dahi bilmiyorlardı. 12 Eylül sabahı bizi Öğretmen okuluna götürdüler. Öğretmen okulunu işkence haneye çevirdiler. Akşama kadar hamile, yaşlı, ortaokul öğrencisi, çoluk çocuk, Hopa’dan, Ardanuç’tan, Şavşat’tan akın akın insan getirdiler. Yüzlerce insan işkenceden geçiyor, sorgulanıyordu. Enver’le birlikte ayrı ayrı yerlerde 45 gün işkenceden geçirildik. Çığlık seslerimizi duyuyorduk. Enver ve ben baş sanık olarak tutuluyorduk. Konuşturmak, teslim almak için her türlü işkenceyi yapıyorlardı. Aradan bir ay geçti. Bu sürede beni konuşturmak için Enver’in öldüğü söylendi. Enver’in ölmediğini öğrendiğimizde koğuşta bayram ettik. İnsanlığını kaybetmemiş bir asker Enver’i görmeme yardım etti.

Beni Enver’in hücresine götürdü. Enver’in parmakları verilen yüksek voltajlı elektrik akımıyla yakılmış, siyahlaşmıştı. Falaka dayağıyla ayaklarının altı parçalanmış, etler dökülmüş, kemikleri görülüyordu. Enver teslim olmamıştı. Telim olmamanın ve direnmenin onuruyla sarıldık birbirimize.

“Ulan haydi bir daha oku o komünistin, o vatan haininin şiirlerini!” diyerek kaynar su döktükleri gece Enver’in sesini duydum. Öyle bir sesti ki… Sesini yok etmişlerdi. Boğazını, gırtlağını yakmışlardı. Bu işkence sonunda gırtlak kanseri oldu.

Artvin’deki işkencelerden sonra Enver’i, Erzurum Sıkıyönetim Komutanlığı Sorgu Merkezi’ne götürdüler.

Ben Erzurum Maraşel Fevzi Çakmak Askeri Hastanesi’ne onu görmeye gittim. Boğazının sol tarafı çok şişmişti. Konuşamıyordu. 12 Eylül karanlığının en zorlu günleriydi. 3,5 yıl Ankara’da gizli yaşadım.

Enver, 1700 sanıklı Artvin Devrimci Yol Davası’nın 1 Nolu Tutuklu Sanığı olarak yargılanıyordu. Tutuklular işkencelere karşı direniyor, açlık grevi yapıyorlardı. Enver, kanserin etkisiyle 40 kiloya düşmüştü. Bu rağmen; “Öğrencilerim açlık grevi yaparken, ben ekmek yiyemem!” diyerek açlık grevine başladı. Doktorlar, “Ölümcül kanser hastasıdır!” raporu vermişlerdi. Enver ise direnmeye devam ediyordu.

Yurtdışından Uluslararası Af Örgütü ve diğer kuruluşlar Enver’in serbest bırakılması, tedavi görmesi için Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’ne baskı yapıyordu. Erzurum bırakılmasını istiyordu, Artvin bırakmıyordu. Dayanışma eylemleri neticesinde Enver serbest bırakıldı.

Sonra tekrar arama kararı çıktı hakkımızda. Ama Enver kanserdi, tedavi olması lazımdı. 9 Mart 1984 tarihinde Almanya’ya geldik. Siyasî iltica talebinde bulunduk. İlticamız kabul edildi. Enver hemen tedavi altın alındı. hem kansere hem de 12 Eylül rejimine karşı direniyordu.

Almanya’ya yerleşerek tedavilerin başladığı süreçte Türkiye’de yaşanan işkenceleri duyurabilmek için konuşabildiğimiz bütün televizyon kanallarına çıkıyor, Türkiye’de yaşanan faşizmi anlatıyorduk. İnsanlar artık bizi tanır hale gelmişlerdi. Almanya da İnsan Haklarına bağlı bir çalışma ile “12 Eylül ve Cuntacılar Yargılansın!’ kampanyası örgütledik. Almanya’ya gittik ama Türkiye’de yaşanan zulme gözümüzü kapatmadık, kapatamazdık.

TÜDAY’ın kuruluş çalışmalarına başladı. Enver, TÜDAY’ı kuran üç kişiden biriydi. Büyük bir dirençle TÜDAY çalışmalarını sürdürdü. Hasta oldu, hastanelere düştü. Ama o ne zaman bir toplantı, bir miting olsa o işkencede çökertilmiş omzuna çantasını asar sessiz sedasız giderdi. Hrant Dink öldürüldüğünde sıvıyla beslendiği ve hasta olduğu halde mitinge katıldı.

2004 yılında Türkiye’ye geldiğinde Terörle Mücadele Şubesi’ne götürdüler. Sorgulama başladı! Sorgulamada bulunan polis yetkililerinden biri: “Beni tanıdın mı?“ dedi ezilerek. Enver “Nereden tanıyayım? Gözlerimizi mi açmıştınız?“ dedi. 12 Eylül işkencecileri hayatlarına devam ediyordu.

On sekiz yıl aradan sonra Artvin’e, Şavşat’a, Ankara’ya gitti. Anadolu’yu dolaştı.

Enver Karagöz 4 Nisan 2007 günü Köln’de toprağa verildi. Yüzlerce devrimci dostu, can yoldaşı, dostları, sevenleri ile birlikte Enver’i kaybetmenin acısını yaşadık. Gözleri açık gitti Enver. Cuntacılar yargılansın diye çok mücadele etti Enver ve yargılanmaları göremediği için gözleri açık gitti. Ben de gözlerim açık gitmek istiyorum. Artvin’den gelenler memleketimizin toprağını attı Enver’in üzerine.

Mezarlıktan sonra Köln Mühlheim Protestan Mezarlığı’ndan anma toplantısının yapılacağı salona geçildi. Enver’in içinde var olduğu “Devrimci Yol” hareketinin amblemi önünde duran Enver’in resmi önünde yüzlerce seveni ile Enver’i andık.

Enver’i kaybettik. Cuntacılar hala yargılanmadılar. 12 Eylül zihniyetini devam ettiren AKP Hükümeti ile de bu yargılamanın gerçek bir hesaplaşma olması mümkün değil. 12 Eylül faşist darbesi yüzlerce insanın hayatını derinden etkiledi. İşkenceler, sürgünler, ölümler, faili meçhuller, memleketten uzak hayatlar.

Hep birlikte bize yapılan, bu ülkeye yapılan kötülüklerin hesabını sormak için mücadele etmeliyiz. Ben son nefesime kadar bu mücadelenin içerisinde olacağım. Enver içini, kendim için, bizim için” ifadelerine yer verdi.

Share
1645 Kez Görüntülendi.
#

SENDE YORUM YAZ

1+8 = ?