logo

Farz


Erhan Kırmızı
erhankirmizi@08olay.com

Not: Yazı biraz muğlak (karışık) gibi oldu. Çünkü konuyu tam kavrayamadım. Bu yazı “farz” kavramını anlama çabası olarak değerlendirilmelidir.

1.Farz Kavramının Kökeni

Farz masdar olarak “sert bir şeyi kertmek, kesip parçalara ayırmak; bir şeyi belirlemek, kesinleştirmek”, isim olarak da “belirlenmiş, kesinleştirilmiş şey, pay, nasip” gibi mânalara gelir.[1] Farzın asıl anlamı, birbirlerinden ayırt etmek için okların üzerinde bir işaret olarak çentik açmaktır. Nitekim su kaynaklarında herkesin payını bilmesi için konulan işaretlere “furza” denilmektedir.

Farz kelimesi, Kur’ân-ı Kerim’in gelmesiyle birlikte asıl anlamıyla bağlantılı olarak “dinde belirlenmiş miktarlar, sabit ve lâzım emirler” şeklindeki teknik anlamını kazanmıştır.

2.Farz Kavramının Muhtelif Manaları

2.1.Farz Kavramının Kur’an- Kerim’de Değişik Anlamlarda Kullanılması

“Kendilerine mehir belirleyerek evlendiğiniz kadınları, temas etmeden boşarsanız, belirlediğiniz mehrin yarısı onların hakkıdır.”( Bakara, 2/237.) ayetinde olduğu gibi “belirlemek”;

“Allah’ın, kendisine helâl kıldığı (farz) şeyde Peygamber’e herhangi bir vebâl yoktur. (Ahzâb, 33/38) ayetindeki gibi “helal kılmak”;

“Allah (gerektiğinde) yeminlerinizi bozmanızı size beyan etmiştir”( Tahrîm, 66/2.) ayetinde olduğu gibi “beyan etmek” şeklinde kullanılmıştır.

2.2.Farz Kavramının Hadislerde Kullanılması

Farz, hadislerde bazen vacip ile eş anlamda kullanılmıştır: Müslim’in rivayet ettiğine göre Ebû Hureyre şöyle demektedir: “Allah resûlü bize hutbe okuyarak “Ey cemaat! Allah size haccı farz kılmıştır. Öyleyse haccedin!” buyurmuştur. Bunun üzerine bir adam ayağa kalkarak: “Her sene mi Ey Allah’ın resûlü?” diye sorunca Hz.

Peygamber sükût etmiş ama aynı adam üç defa tekrar edince Hz. Peygamber “Evet desem (her sene) vacip olur. Siz de buna güç yetiremezsiniz” buyurmuştur.”

2.3.Farz Kavramının Fıkıhta Kullanılması

Fakihler farzı bazen Kur’an-ı Kerim’de de yer aldığı gibi “beyan etmek” anlamında kullanmışlardır. Bu anlamda farz, ister emredilsin ister nehiy edilsin, isterse mubah kılınsın Allah tarafından beyan edilen bütün hükümler hakkında kullanılır.Zaten terim manasında farzda da bu anlam mevcuttur. Nitekim namaz ve oruca farz denilmesinin sebebi, nasıl, ne şekilde ve ne zaman yerine getirileceklerinin Allah tarafından belirlenmiş ve beyan edilmiş olması nedeniyledir. İmam Şafiî’nin yolculukta namazın kısaltılmasıyla alakalı olarak söylediği “Sen, Kur’an’ın bu konudaki farzının, kesin değil de ruhsat olduğunu düşünüyorsun” sözünde farz terim anlamında değil “beyan etmek” anlamında kullanılmıştır. Yine farzın bu anlamıyla alakalı olarak farîzanın çoğulu ferâiz sadece farz olan hususlar hakkında kullanıldığı gibi Allah’ın emrettiği ve nehiy ettiği bütün helalleri, haramları ve hadleri kapsayan geniş bir manada da kullanılmıştır. [2]

2.4.Farz Kavramının Mezheplere Göre Farklı Manaya Gelmesi

Hanefî mezhebi dışındaki mezheplerde ayrıca bir “vacip” kavramı yoktur, farz ile vacip aynı anlamdadır. Hanefî mezhebi, kesinlik derecesine ulaşmamış bir delil ile sabit olan şeyi vacip kapsamına sokar. Diğer mezhepler ise Hanefî mezhebinin vacip saydığı şeylerin bir kısmını farz, bir kısmını da sünnet sayarlar. Mesela namazda ta’dil-i erkân yani kıyam, rükû, sücûd gibi her rüknünü rahat bir şekilde yerine getirmek, bu esnada organların hareketsiz ve sakin kalmasını sağlamak Ebu Hanife’ye göre vacip, diğer mezheplere göre farzdır. Diğer taraftan Hanefî mezhebinde vacip olan vitir ve bayram namazları Şafiî mezhebinde sünnettir.[3]

Hanefilere göre farz ile vâcip şer’an eş anlamda değildir. Çünkü farz sübutu ve delâleti kesin olan bir delille sabit iken, vacib zannî bir delille sabit olan hükmü ifade eder. Bu yüzden vacibin kesinliği farzın kesinliğinden daha azdır. Bu nedenle şer’î bir işte farz terk edilirse bu iş bâtıl olur. Meselâ; Arafat’ta vakfeyi veya namazda abdesti terk etmek bu ibadetleri batıl kılarken, Safâ ile Merve arasındaki “sa’y” ile dört rek’atlı namazlarda birinci oturuşu terk etmek hac ve namaz ibadetini bozmaz.[4]

3.Farz Çeşitleri

3.1. Farz-ı Ayn

A-Tanım: Farz-ı ayn, mükelleflerden her birinin yapması gerekli olan farzdır. Beş vakitte namaz kılmak, oruç tutmak, şeriata uygun olarak yapılmış sözleşmelere bağlı kalmak gibi.

B-Farz-ı Ayn İçindeki Farzlar

1- İlm-i Farz: Farz-ı ayn olan ilmi öğrenmek farzdır. Mesela namaz kılmayı öğrenmek farzdır.

2- Amel-i Farz: Farz-ı ayn olanları yapmak da farzdır. Mesela her Müslüman’a namaz kılmak farzdır.

3- Miktar-ı Farz: Her vakitteki namaz kaç rekat ise o kadar kılmak farzdır. Yılda bir ay oruç tutmak farzdır. Bu miktarları artırmak, eksiltmek caiz olmaz.

4- İtikad-i Farz: Farzların farz olduğuna, inanmak da farzdır. İnanmamak küfür olur.

5- İhlas-i Farz: Farzları yaparken yalnız Allah rızası için yapmak da farzdır. Riya ile yapmak haramdır.[5]

3.2. Farz-ı Kifâye: Farz-ı kifâye, mükelleflerden bir kısmının yapmasıyla diğerlerin­den sorumluluğun kalktığı farzdır. Bunlar, İslâm’ın topluma yüklediği görevlerdir. Farz-ı kifâye olan bir görev, mükelleflerden bir kısmı ta­rafından yerine getirildikten sonra diğerleri sorumluluktan kurtu­lurlar. Bu görevi hiç kimse yapmazsa mükelleflerden her biri bundan sorumlu olurlar. Cenaze namazının kılınması, cihad, yargı (kaza) ve fetva işlerinin yerine getirilmesi, dini ilimlerde ve toplu­mun ihtiyaç duyduğu diğer bilim dallarında yetişmiş elemanların bir kısım sanat ve meslek erbabının bulunması ve düşmana karşı hazır­lıklı olma gibi görevler birer farz-ı kifâyedir. Bu görevleri yerine geti­renler bunun sevabını alırlar.

3.3. Farz-ı Kat’î :Farz-ı kat’î, şer’i bir delilin açık ve kesin ifadesiyle sabit olan, yani ya Kur’an-ı Kerim’in ya da Peygamberimize ait olduğu kesin olarak sabit olmuş bir hadis-i şerifin açık ifadesiyle belirlenmiş olan farzdır. Namaz, zekât ve cihad gibi. Farzın bu çeşidini inkâr etmek kişinin dinden çıkıp kâfir olmasına sebep olur. Hem itikad yani inanma bakımından hem de amel, yani işlenmesi bakımından farz olduğu için buna farz-ı itikadî ve farz-ı amelî de denir.

Müçtehidlerce kat’i bir delile yakın derecede kuvvetli görülen, zanni bir delil ile sâbit olan vazifedir ki, amel hususunda farz-ı kat’î kuvvetinde bulunur. Buna farz-ı amelî de denir. Meselâ: Abdestte mutlaka başı meshetmek bir farz-ı kat’îdir. Başın dörtte birini meshetmek bir farz-ı amelîdir.[6]

3.4. Farz-ı Zannî: Zan; sanmak, sezmek, bir şeyi kesin olmaksızın bilmek ve inanmak demektir. Farz ise; sabit oluşu ve anlama delâleti kesin olan bir delile dayalı bulunan Allah ve Rasûlünün emirlerini ifade eder. Zannî farz tamlaması Hanefî usul bilginlerince benimsenen “vâcib” in karşıtı olarak kullanılmıştır.[7]

Farz-ı zannî, müçtehitlerce kat’î bir delile yakın derecede kuv­vetli görülen zannî bir delil ile sabit olan farzdır. Bu, itikad yani inanma bakımından farz-ı kat’î gibi değildir. İnkâr eden kâfir olmaz. Fakat amel yani işlenmesi bakımından farz-ı kat’î gibidir, bu sebeple farz-ı amelî adını alır. Bir ictihad sonucu ortaya çıkması bakımından farz-ı ictihadî adını da alır. Farz-ı kat’îde mezhepler arasında hiç bir ihtilaf görülemez. Ama farz-ı zannî mezheplerin ihtilaf ettikleri sahadadır. Mesela, abdestle ilgili ayet-i kerimde “… ve başınızı meshediniz. …” (Maide 5/6) buyrulduğundan abdest alırken başın meshe­dilmesi bir farz-ı kat’îdir. Bu konuda mezheplerden hiç birinin ihti­lafı yoktur. Çünkü abdest alırken başın mesh edilmesi ayet-i kerimenin açık ifadesiyle emredilmiştir. Ancak ayette başın ne kadarının mesh edilmesi gerektiği belirtilmemiştir. Bu sebeple müçtehidler, yaptıkları araştırma ve incelemeler sonucu kendilerince kat’î bir delile yakın derecede kuvvetli olan zannî bir delil ile başın ne kadarını mesh etmenin farz olduğuna dair içtihatlar yapmışlardır. Malikî mezhebine mensup hukukçulardan Ebubekr İbnü’l-Arabî (468/543 h. /1076/1148 m.) Ahkâm’ül-Kur’an adlı eserinde (Darü İhyâ’il-Kütübi’l-Arabiyye, 1376/1957, C. II, s.568 vd.) konuyla ilgili 11 ayrı görüş tespit etmiş ve bunların tartışmasını yapmıştır. Şafiî mezhebine göre saçın bir tek teli veya başın küçücük bir kısmı da olsa adına mesh denebilecek herhangi bir işlemle başın mesh edilmesi yeterlidir. Malikî ve Hanbelîlere göre başın tamamının mesh edilmesi farzdır. Hanefî mezhebine göre ise farz olan, başın dörtte birinin mesh edilmesidir. Tamamının mesh edilmesi ise sünnettir.[8]

3.5. Hem İnanmayı Hem De Amel Etmeyi Gerektiren Farz: Namaz, oruç, hac, zekât emri gibi.

3.6.Sadece Amel Bakımından Olan Farz: Bu ise zannî bir delille sabit olan farzdır. Kurban kesmek, namazda Fâtiha’yı ve oturuşlarda “Tahiyyât” okumak gibi.[9]

3.7.İtikadi Farz: Hanefilere  göre  bir  şeyin  farz  olabilmesi  için  o  şeyin  farz  olduğu konusunda tüm  ümmetin icmâ etmiş  olması gereklidir. Haber-i  vahit veya meşhur  haber  ile  sabit  olmuş  bazı  fiilleri  Hanefilerin  i’tikâdî  farz  olarak görmelerinin nedeni de  muhtemelen bu fiiller konusunda ümmet arasında bir ihtilafın bulunmamasıdır.  Örneğin namazdaki ikinci secde haber-i vahit ile sabit olmasına rağmen Hanefiler, bunu farz olarak kabul etmektedir. Yine Arafat  vakfesi  ile  ilgili  “Hac  Arafat’tır”  haberi  genel  olarak  meşhur kabul edilmesine rağmen  Hanefilerin tamamı, Arafat  vakfesini farz/rükün  olarak görmektedir.  Zira bunların  farziyeti konusunda  bir ihtilaf olmadığı  için bu konuda icmâ  oluşmakta ve  konu ile  ilgili zannî  olan haberler  icmâ ile  kat’i hale gelmiş olmaktadır.[10]

3.8.Ameli Farz: Bazı  Hanefiler amelî  farzı,  farzın; diğer  bazıları  ise vâcibin bir türü olarak görmektedir. Bununla birlikte her iki görüş sahiplerinin amelî farza yükledikleri anlamın aynı olduğu görülmektedir. Amelî farz, inkârının küfrü gerektirmemesi açısından bakıldığında vâcibe; terk edilmesi durumunda söz konusu fiilin yerine gelmiş  kabul  edilmemesi  açısından  ise  farza benzemektedir.[11]

5.Farz Vacip Ayrımının Sonuçları Hanefî fıkıh usulü eserlerinde farz ve vâcibin sonuçları şöyle özetlenir: Bu fiilleri Allah’ın buyruğuna uyma iradesiyle yerine getirenler dinen övgüye lâyık kabul edilir ve sevaba hak kazanırlar. Farzı inkâr eden dinden çıkmış olur, geçerli mazereti olmaksızın terkeden ise fâsık durumuna düşer. Vâcibi inkâr eden dinden çıkmaz, haber-i vâhidi hafife aldığı için terkeden fâsık kabul edilir; yorumdaki ictihad farklılığı sebebiyle yerine getirmeyen ise fâsık sayılmaz. Her iki fiili mazereti olmaksızın terkeden dinen kınanmaya ve uhrevî cezaya müstehak olur.[12]


[1] https://islamansiklopedisi.org.tr/farz

[2] DİLEK, Uğur Bekir, Teklîfî Hüküm İfade Eden Kavramların Doğuşu, Gelişimi Ve Terimleşmesi, İslam Hukuku Araştırmaları Dergi s i , s y. 18, 2011, s.217

[3] http://www.fetva.net/yazili-fetvalar/farz-nedir-neye-denir-cesitleri-var-midir.html

[4] https://sorularlaislamiyet.com/kaynak/zanni-farz

[5] http://www.dinimizislam.com/detay.asp?Aid=2612

[6] https://sorularlarisale.com/osmanlica-ve-dini-terimler-lugati?kelime=FARZ-I%20ZANN%C3%8E

[7] https://sorularlaislamiyet.com/kaynak/zanni-farz

[8] http://www.fetva.net/yazili-fetvalar/farz-nedir-neye-denir-cesitleri-var-midir.html

[9] https://sorularlaislamiyet.com/kaynak/zanni-farz

[10] https://www.researchgate.net/publication/320734563_HANEFILERIN_AMELI_FARZ_KAVRAMINA_DAIR

[11] https://www.researchgate.net/publication/320734563_HANEFILERIN_AMELI_FARZ_KAVRAMINA_DAIR

[12] https://islamansiklopedisi.org.tr/farz

Share
102 Kez Görüntülendi.
#

SENDE YORUM YAZ

1+3 = ?

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER KÖŞE YAZILARI

  • Üsve-i Hasene (Güzel Örnek; Peygamber Efendimiz [S.A.V.])

    15 Şubat 2019 Erhan Kırmızı, Köşe Yazıları

    Mücerred (soyut)hakikatler, ahlâkî kavramlar güzel örneklerle ve örnek şahsiyetlerle anlaşılır. Kur’ân-ı Kerîm buna “Üsve-i Hasene” demiştir Üsve-i Hasene, hüsn-ü misal, güzel örnek ve örnek şahsiyet anlamına gelmektedir. Peygamberler, Hz. Muhammed (asm), Hulefa-i Raşidin, Sahabe-i Kiram, müceddidler, müçtehidler ve başarılı dürüst, ahlâklı ilim adamları, san’atkârlar, tüccarlar “Üsve-i Hasene” sayılırlar. İnsanlar örnek şahsiyetler ve mükemmel rehberleri örnek alarak, yollarını izleyerek, tavsiyelerine uyarak güzel ahlâka ve istikame...
  • Bediüzzaman’dan Etkilenen Şule Yüksel Şenler Erdoğan Ailesini Etkilemiş

    14 Şubat 2019 Erhan Kırmızı, Köşe Yazıları

    1.Kısaca özgeçmişi Kıbrıslı bir ailenin çocuğu olan Şule Yüksel Şenler 1938 yılında Kayseri’de dünyaya geldi. İlk öyküleri dergi ve gazetelerde yayımlanan Şenler’in hayatı ağabeyi Üzeyir Şenler’in, Said-i Nursi’nin derslerine katılmasıyla değişti. Ağabeyinin tavsiyesi üzerine yaşam tarzını değiştirerek Risale-i Nur sohbetlerine katılan Şenler bir müddet sonra tesettüre girdi. Şenler, sinemada izlediği aktrisin baş bağlama tarzını beğenerek yeni bir başörtüsü bağlama modeli ortaya çıkardı. Genç kızlar başlarını onun gibi kapatmaya başladı. P...
  • Beni Eleştirenler Akçiçek’in İtiraflarından Sonra Nasıl Bir Yorum Yapacaklar?

    12 Şubat 2019 Köşe Yazıları, Tolga Gül

    Benim oy taşıma noktasında yaptığım değerlendirmeler konusunda bana karşı acımasız eleştiri yapanlar ve partizanlık yaptığımı, hatta iktidar partisini koruduğumu ileri sürerek adeta sosyal medyada beni linç etmeye çalışan arkadaşlara şimdi bir soru sormak istiyorum. Bu itiraflar sonrasında benden özür dilemeyi düşünüyor musunuz? Bugün Ergül Akçiçek’in yaptığı itiraflar benim köşe yazımda yazdıklarımdan acaba farklı bir şey mi? Benim yazdığım yazılar sonrasında bana yaptığınız eleştiriler karşısında vicdanen bir rahatsızlık duyuyor musunuz...
  • Kocatepe’nin 41 Yeni Projesini Merakla Bekliyorum

    12 Şubat 2019 Köşe Yazıları, Tolga Gül

    Yerel seçimler öncesinde artık gündemin yavaş yavaş projelere kayması gerektiğini belirten isimlerin başına geliyorum. Oy taşıma olayları falan filan. Bütün bunların çok önemli tartışmalar olmadığını ifade etmiştim. Kimin oyunun nereye gittiğini falan bırakarak önümüzdeki beş yıl için başkan adaylarının projelerinin artık gündeme getirilmesi gerektiğini düşündüğümden dolayıdır ki projeler beni heyecanlandırıyor. Geçtiğimiz hafta sonu Artvin Belediye Başkanı ve AK Parti Artvin Belediye Başkan adayı Mehmet Kocatepe’nin bir paylaşımı oldu. ‘Yeni...